KIRMIZI, BEYAZ

Kırmızı-Trafikte DUR levhası ve yanında da beyazın HUZUR’u....bu renklerden gireceğim bugün.

Özellikle de Edirne Kırmızısı (Rouge d'Adrianople) ve Süt beyazından. Türkçülüğe atfedebilirsiniz tabii, ancak bu yazı milliyetçilikten önce insanlığımızın ortak arayışı iç dinginliğinden yola çıkıyor aslında.

Bir de sizlerle henüz paylaşmadığım bir 20 yıllık, Ses, Nefes, Hareket ve Gıdalarımızla bağlantılı Doğal Sağlık öğretmen ve öğrencilik serüvenim olduğundan, yazıya daha iyi odaklanmak için yoga matımı açıp önce şöyle sakince, dolu dolu birkaç nefes çekeyim içime dedim.

Ancak evde bir değil 2 hevesli öğrencim var: 2.5 yaşında ve 7 kiloluk 4 bacaklı, neşeli ve bol tüylü bir enerji topu sandığım Doğa Hanım, ve 8 aydır enerji kelimesine yeni boyutlar kazandırmış olan Alman Kurdu yavrumuz Venüs.

Benim dingin bir nefes ve ısınma hareketi kombinasyonum zaten mümkün olamadıysa da, esneme, dans ve oyunla ilgili iyi öğretmenlerim oldu bu iki köpek. Ha, bir de paylaşma/paylaşamama ve sevginin bölünerek çoğalırken iki köpek tarafından bile az biraz kıskançlık olaylarının oluş hali-ki genelde arkamı döndüğümde birbirleri ile kapışırken ayırdığımda bertaraf edebiliyorum olayları YOĞUN bir senkronize ikisini aynı anda şımartma terapisi ile sadece!

Kırmızı ile başladım, çünkü üç gündür beyaz bir kağıt ve kıpkırmızı akrilik boya dolu ufacık bir kavanoz bana bakıyor, boya bu tuvali dercesine. Duymuştum bir yerde, Edirne Kırmızı'sının 15. yüzyılda Edirnekari ustalarınca zahmetli işlemlerle yaratılmış ve 1700lerde de Fransa'dan Avrupa'ya girip formülü zor tutturulmuş, artık global olarak da yerini bulmuş bir renk olduğunu. Sırrını çözenlere büyük ödüller de verilmiş olan bu rengin tarihini merak edenler için tabii her zamanki gibi Google öneriyorum, burada değerli vaktinizi almayayım.

Benim için ise Edirne, kırmızının ve her şartta güçlü kalma ihtiyacımızın sembolü oldu bile. Hele bahar gelip de gelincikleri de görebilirsem inşallah, sanırım bu düşüncem tam yerini bulacak.

Yoga'da kırmızı, bizi tutku ile yaptığımız, köklerimizi kuvvetli kılan, geçmiş ecdadlarımızdan ve kendi tecrübelerimizden gücümüzü alırken, sağlam bastığımızı anımsatan renk olarak binlerce yıldır bedenlerimizde yer alıyor. Ve tabii yaşam savaşımızda ne zaman tam gaz saldırıp, ne zaman geri çekilmemiz gerektiğinin de anımsatıcısı.

Burada uzun bir yoga dersi anlatmam da imkansız tabii, ancak 5 duyumuzla yaşayabiliş halimiz içinde renk, ses, koku, dokunuş ve görsellerin ne kadar önemli olduğuna dikkat çekebilmek için Trafik Levhası benzeri bir kırmızı DUR çekebiliriz arada kendimize. Edirne bakın nasıl yardımcı oldu bu konuda: (İstanbul mavi bence ki o boya tüpünü diğer bir yazımda açacağım.)

Beyinlerimizin gün içinde bir bilgisayar hızıyla kategorize ettikleri algılar, sadece ağırlaşan haberlerden ya da dertli esnaftan, memurdan gelen haykırışlar olmasa gerek.

Sanata, müziğe, hatta Saraçlar'da yürürken renklerine daldığım kuruyemişçi, turşucu, pabuç tamircisi ya da kokusu yayılan taze çekilmiş Türk kahvesine yönlenebildiğim için mi sevdim acaba Edirne'de gezmeyi?

Sokaklar daracık ve araba, çukur dolu olsa da, beklenmedik bir anda karşıma tüm haşmetiyle çıkan, bir yanda cami, bir yanda Sinagog, ve diğer yanda el arabasında körpe yeşil marullarını satan bir Roman'ın müşterisiyle kahkahası, ya da  balıkçıların gümüş tonlarından çığırdığı taptaze Omega 3 Vitaminleri olmasın sakın?

Algılarımızı neye yoğunlarsak, akşam evimize döndüğümüzde bütün gün bilerek bilmeyerek topladığımız TÜM veri tabanının rehaveti çöküveriyor mu sizin de üzerinize?

Yine o kırmızı DUR işareti ile kendinize dinlenip, günün yükünü boşaltmak iznini veriyor musunuz? Ben Trakya'da anneannemin Selanik mutfağının izlerini tattım. İnsanında da, sanki bu toprakların sessiz koruyuculuğunda anlattıkları hikayelerle kültürümüzün köklerini hissettim, doğasında yaşatılan tarihi, ucundan köşesinden bugünde mi dünde miyim şaşırarak yürüdüm Arnavut kaldırımı köprülerinde.

İşte tam bu noktada da kırmızıdan beyaza ani bir atlama yapacağım. Dün gece rüyamda İstanbul sokaklarında nafile bir süt arayışında buldum kendimi. Az buçuk bildiğim Yunanca'da, Gala kelimesi Süt demek, ve tahmin ettiğim gibi, Galata bölgesinin adının arkasındaki hikayelerden biri de bölgenin süt satıcılarından kalmaymış.

Galata'da dolaşmak ise bana her seferinde bir arınış, yenileniş hissi verir, hele de Karaköy'den Mevlevihane'ye kadarki Galip Efendi Yokuşunu, nefes ve hız ayarımla yürüyüp müzik aleti ve turistik eşya dükkanlarını, renk ve enstrüman deneyenlerin coşan melodilerine bakıp duyarken.

Evde girip arınacak bir süt banyomuz olmasa da! Aslında beynimizi sıfırlayıp günlük zihinsel alışveriş kitabımızı kapatarak yastığa başımızı koyarken, şöyle bembeyaz, süt beyazı bir boşluğa bırakabilsek kendimizi huzurla, ertesi güne de el değmemiş bembeyaz bir sayfayla başlayacağımızı hatırlatmamız aslında mümkün.

Elektronik çağda beyaz kâğıt yerini ekranlara bırakıyor mecburen ve beyinlerimiz ikiye bölünmüş - bir kısmı günlük hayatın içinden hızla akarken bir kısmı da nafile whatsapp, instagram, facebook benzeri dijital platformlarda arıyor yaşamın özünü.

Bense yine renklere döneceğim, bugün bir değişiklik yapmanız için size öneri-durun bir an hiç yapmadığınız bir yerde, ve etrafınızdaki renk, ses ve kokulara kulak verin. Bugün bir deneyin ve kendinizi HANGİ renk hissettiğinizi düşünün. Boya paleti sonsuzdur, beyninize ve kendinize izin verirseniz, belki her gün yanından bakmadan geçerken fark etmediğiniz bir çağrışım sizi başka gerçeklere ve ruh hallerine geçirebilir.

Hele de şu yağmurlu günlere bir gökkuşağı eklesek fena mı olur? Olmadı, yarına yine el değmemiş beyaz bir kâğıda dökerek başlayabilirsiniz düşünce, istek ve arzularınızı, hatta üstünü silip artık bitmesini istediğiniz iş ya da sorumluluklarınız varsa da işe yarar boş bir kağıt ve kalem listesi.

Biraz eski kafa belki ancak ben hala kâğıt ve kalemle topluyorum arada dağılan kafamı.

Siz ne kaybedersiniz denemekle?

YORUM EKLE
shiba coin
dogecoin