İSLAM’DA İLMİN ÖNEMİ

İslam Dini, ilme büyük bir önem vermiştir. Çünkü Kur’an’ın ilk muhatabı olan Mekke halkı büyük bir cehalet içindeydi. Onları bu cehalet çukurundan kurtaracak olan şey, cehaletin azılı düşmanı olan ilimden başka bir şey değildi.

İlk inen ayet-i kerime ‘Oku’ emriyle başlamıştır. Böylece daha başlangıçta Hz. Peygambere gelen ilk vahiyle okuma emredilmiş, öğretmekten ve insanın bilmediğini öğrenirken istifade ettiği kalemden bahsedilmiştir.

Yüce Allah Peygamberlerine gönderdiği vahiyle yarattığı insanın aynı zamanda eğiticisi olmuştur. Bu sebeple Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti, Yüce Allah'ın Peygamberine ilk hitabı "Oku" olmuştur. “Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı pıhtılaşmış kandan yarattı. Oku, insana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir.”

Bu ayetler, Kur'an-ı Kerim'in inen ilk ayetleridir. Âyet-i Kerîme'de okuma emredilirken neyin okunacağı belirtilmemiştir. Kişinin kendisi, içinde yaşadığı toplum, hatta insanlık için yararlı olacak bütün ilimlerin okunup öğrenilmesi bu emrin kapsamı içindedir.

Ayrıca okumaya başlarken Allah'ın adını anarak O'ndan yardım dileyerek başlanılması emrediliyor. Çünkü besmele, her işin başında bir anahtar görevi görür. Okumak ve öğrenmek gibi önemli bir işe başlarken Allah'ın adını anarak başlamamız özel olarak emrediliyor.

Allah’ın isimlerinden "Rab" kelimesinin Allah isminden sonra Kuran-ı Kerim’de en fazla geçen isim olması, bunun da terbiyeci-eğitimci anlamına gelmesi göz önünde bulundurulursa Rabbimizin eğitim öğretime ne kadar önem verdiği daha iyi anlaşılmış olur.

Her şeyi bilen Rabbimiz insanoğluna ilim vermiş eşyaların ismini öğretmiş ve Âdem (a.s)'ı bu özelliği ile meleklere tercih ederek, yeryüzünde halife tayin etmiştir. Konuyla ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur: “Âdem'e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip: "Haydi davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin.” dedi.

Esasen Kur'an başından sonuna kadar bir öğrenme ve öğretme faaliyetidir. Çünkü inen her ayet, bir yönüyle öğrenme, bir yönüyle öğretmedir. Nitekim Hz. Peygamber Allah'ın emirlerini öğrenip sonra onları Müslümanlara öğretir, anlamadıkları konuyu ise iyice izah ederdi.

Kur'an’ı Kerim’i incelediğimizde, gerek dünyaya gerekse ahirete yönelik insanın öğrenmesi gereken; iman, ibadet, ahlak, muamelat ve ukubat gibi ana konular başta olmak üzere eğitim öğretim amaçlı yüzlerce ayetle karşılaşırız. Mesela 23 yerde tefekkür kavramı, 75 ayrı yerde Akıl ve aklı kullanmayı teşvik, 68 ayette bilgi ve bilgisizlik kavramı, 34 yerde ise cehalet kavramı geçmektedir. Mısırlı tefsir âlimi Tantâvî Cevherî ise Kur’an-ı Kerim’de ilme teşvik eden ilimden bahseden âyetlerin sayısının 750 civarında olduğunu söyler.

Din ve dünyayla ilgili zaruri bilgileri öğrenmek dinimizce farz kılınmıştır. “İlim öğrenmek her Müslüman’ın üzerine farzdır.

     Farz nedir?

     Dinin bir emri olarak yapılması emredilen işlere farz denir. Farz ikiye ayrılır. Birincisi Farz-ı ayn: Mükelleflerden her birinin yapması gerekli olan farzdır. Mesela beş vakit namaz kılmak, ramazan orucu tutmak buna örnektir. Yine temel ilmihal bilgilerini öğrenmek de her Müslüman’ın üzerine farzı ayındır. İkinci olarak farzı kifaye ise: Bir toplumda bazılarının yapmasıyla diğerlerinin üzerinden sorumluluğun kalktığı farzdır. İbadetler açısından cenaze namazı bir buna örnektir. Fakat tek örnek bu değildir. Başka örnekler de vardır. Mesela Müslüman bir toplum için hayati önem taşıyan bütün ilmi, tıbbi ve askeri konular da bu kapsamda değerlendirilmelidir.

     Kuran-ı Kerim’de rabbimiz, düşmana karşı cihat etmek ve vatan müdafaasını yapabilmek için hazırlıklı olmayı emrediyor. “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz…”

     O günkü şartlarda savaş hazırlığı denince kılıç, kalkan, mızrak, ok ve yay gibi şeyler, savaş atları ve savaşacak askerler akla gelirdi. Oysa bu gün artık bu silahların yerini tank, top, tüfek, savaş uçağı ve füze gibi teknolojik silahlar almıştır. İşte bu gün bu teçhizatı yapabilecek kabiliyette mühendisler yetiştirmek, bu silahları yapmak ve askerlik mesleğini icra etmek Müslüman bir belde üzerine Farzı kifaye olmuştur. Bu görevleri yerine geti­renler bunun sevabını alırlar. Bunları o bölgede kimse yapmazsa toplumdaki herkes bundan sorumlu olur. Cezasını dünya ve ahirette bütün toplum çeker.

     Yine Müslüman bir toplumun sağlık problemlerini çözerek onları tedavi edecek doktorları yetiştirmek tıp eğitimi yapmak, yargı ve fetva işlerinin yerine getirilmesi de toplum üzerine bir farz-ı kifayedir.

     Görüldüğü gibi İslam Dini ilim dalları arasında ayrım yapmamış, toplum yararına olan bütün ilimleri teşvik etmiştir. İslâm tarihindeki ilk savaş olan Bedir Savaşı’nı Müslümanlar kazanmıştır. Savaşta esir düşenler için peygamberimiz kurtuluş fidyesi takdir etmiş, fidye veremeyecek durumda olanların, her birinin on Müslüman çocuğa okuma-yazma öğretmeleri şartıyla serbest kalacağını bildirmiştir. Zeyd b. Sabit de işte bu şekilde okuma-yazma öğrenen kişilerdendir. Bu olay, Peygamberimizin okuma-yazmaya verdiği önemi göstermektedir. Şu hadis-i şerif de bunu teyid etmektedir: “Değerli bilgiler mü’minin yitik malıdır onu nerede bulursa almaya daha hak sahibidir.”

Yine Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki: “Ya öğreten, ya öğrenen, ya dinleyen, ya da ilmi seven ol. Fakat beşinci olma helâk olursun.”

Bilgi üstünlük sebebidir

     İlim, diğer varlıklar arasında insanın konumunu belirlediği gibi, kişinin insanlar arasındaki konumunu da belirler. Yüce Allah bilenlerle bilmeyenleri aynı kefeye koymamış bunun doğru olmayacağını bildirerek şöyle buyurmuştur: “De ki: hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.”

İlim, bir toplumun tekelinde değildir. Dolayısıyla, isteyen herkes kabiliyeti oranında ilim sahibi olabilir. Böylece kişi, ilmi sayesinde başkalarının makam, mevki ve servet gibi maddi imkânlarına ulaşabilir. Nitekim ayet-i kerimede bu husus şöyle dile getirilir: “Allah içinizden inananların ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir.”

İlim sahiplerinin derecelerinin bu kadar yüksek olmasının sebebini rabbimiz şöyle açıklıyor:

Allah'tan kulları arasında ancak âlimler (gereğince) korkarlar. Çünkü âlimler Allah Teâlâ'yı, onun azametini, gücünü ve kudretini ve kuvvetini daha iyi bilirler. Örneğin kâinatı inceleyen, oradaki incelikleri esrarı mükemmelliği yakinen müşahede eden bir bilim adamı elbette ki Allah’ın kudretini daha iyi bilir. Âlemi suğra (küçük âlem) olan insanı inceleyen bir tıp âlimi Allah’ın yaratma sanatının inceliklerini elbette ki daha iyi bilir.

Yine tefsir, hadis, kelam, fıkıh gibi dini ilimlere vakıf olan İslam âlimleri yüce Allah’ın işaret ettiği gerçekleri, peygamberleri aracılığıyla gönderdiği mesajları daha iyi kavrarlar. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şahitlik ettiler. O’ndan başka ilâh yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” “Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.”“Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve mü’minler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler. O namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah’a ve ahiret gününe inananlar var ya, işte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz.”

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette insanların dikkatini âlemdeki varlıkların üzerine çekmekte aydan, güneşten, yıldızlardan, yeryüzü, gökyüzü ve denizlerden, rüzgârdan, yağmurdan, bulutlardan, bitkilerden, hayvanlardan ve daha nice şeylerden bahsederek bütün bunlardan ibret alması için insanları uyarıyor. Bu yüzden Müslümanlar, âlemi ve âlemdeki olayları inceleyerek ibret almak için dini ilimlerde olduğu gibi diğer ilim dallarında da çok değerli çalışmalar yapmışlardır.

Peygamberimiz bir defasında Ebû Zer (ra)'a hitaben şöyle buyurmuştur: “Ey Ebu Zer! Sabahleyin evinden çıkıp Kur'an'dan bir ayet öğ­renmen senin için yüz rekât nafile namaz kılmandan daha hayırlı­dır. Yine sabahleyin evinden çıkıp mükellefin ameli ile ilgili olan veya olmayan ilimden bir babı öğrenmen (senin için) bin rekât na­file namazdan daha hayırlıdır.”

Hadis-i şerif ilmin önemini belirtmektedir. Yoksa ibadetin önemsiz olduğu gibi yanlış bir çıkarım yapılmamalıdır. Zira ibadeti terk etmek, kişiyi cennete değil cehenneme götürür. Ayette şöyle buyrulur: “Onlar cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: “Sizi Sekar’a (cehenneme) sokan nedir? Onlar şöyle derler: “Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik.

Dinimiz, ibadet ve cihada verilen önemin ilme de verilmesini istemiştir. Resulullah (sav)’in ilme verdiği önemi bir de şu olay üzerinden düşünelim: Enes bin malik şöyle demiştir: Peygamber (sav) bir talep üzerine öğretmenlik yapması için “Kurra” adı verilen yetmiş kadar muallimi Süleym oğulları'ndan bâzı soylara ve Âmir oğulları'na (dîni öğretmek için) göndermişti. Bunlar Bir-i Mauna denilen yere vardıklarında ihanete maruz kalıp şehit edildiler. Bu haber Hz. Peygamber’e ulaşınca tam kırk sabah o katillere beddua etti. Kendisini Taif’te taşlayıp mübarek vücudunu yaralayanlara bile beddua etmeyen rahmet peygamberinin, ilim adamlarına yapılan bu ihanet karşısında beddua etmesi, ilme ve ilim adamlarına verilen değerin bir başka açıdan göstergesidir.

İlim sadece dünyada değil ahirette de mutluluk kaynağıdır. Hz Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: “Kim ilim öğrenmek için bir yola sülûk ederse Allah onu cennete giden yollardan birine dâhil etmiş demektir. Melekler, ilim talibinden memnun olarak kanatlarını (üzerlerine) koyarlar. Semâvat ve yerde olanlar ve hatta denizdeki balıklar âlim için istiğfar ederler. Âlimin âbid üzerindeki üstünlüğü dolunaylı gecede, ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, ne dinar ne dirhem miras bırakırlar. Ama ilmi miras bırakırlar. Kim de ilim elde ederse, bol bir nasip elde etmiştir.

Âlimler ilim yolunu seçerek peygamberlerin varisleri olmak gibi bir şerefi kazanmış oluyorlar. Efendimiz, ilim için toplananları müjdeliyor: “Bir grup, Kitâbullahı okuyup ondan ders almak üzere Allah'ın evlerinden birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekinet iner ve onları Allah'ın rahmeti bürür. Melekler de kanatlarıyla sararlar. Allah, onları, yanında bulunan yüce cemaatte anar.

İlmiyle amil olmak

İlim Allah’ın sıfatlarından birisi, âlim de Allah’ın isimlerinden birisidir. Dolayısıyla ilim adamları Allah’ın bu sıfatıyla vasıflanan kişilerdir Peygamberimiz iki şeyin gıpta edilmeye değer olduğunu bildiriyor. “Yalnız şu iki kişiye gıpta edilmelidir: Bunlardan biri, Allah'ın kendisine mal verip, o malı Allah yolunda harcayıp tüketen kimse, diğeri, Allah'ın kendisine hikmet (ilim) verip, o ilmin gereğince hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse.”

Hadisi-i şerifte geçen hikmet kelimesini âlimler, Kur’an ve sünnet olarak yorumlamış, bunların ilmine sahip olmak şeklinde anlamışlardır. Demek ki insan, öğrendiği ilmin gereğini yapacak, hayatına aktaracak ve onu başkalarına da öğretecek. İşte böyle yapan kimseye gıpta edilir. Çünkü davranışa dönüşmeyen bilgi, kişiye yük olmaktan başka bir şey değildir. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: Âdemoğlu şu beş şeyden sorguya çekilmedikçe Rabbinin huzurundan ayrılamaz:

1- Ömrünü nerede geçirdiğinden.

2- Gençliğini nerede tükettiğinden.

3- Malını nerden kazandığından.

4- Nereye harcadığından.

5- İlmiyle nasıl amel ettiğinden.

     Yine peygamberimiz şöyle buyurur:  “Âlimin abide üstünlüğü benim sizin en aşağı derecede olanınıza üstünlüğüm gibidir. Sonra peygamber (sav) şöyle buyurdu: Şüphesiz ki Allah, melekleri, gök ve yer ehli, hatta yuvasındaki karınca ve balıklar bile insanlara hayrı öğretenlere dua ederler.”

     Öğrendiği ilimle amel etmeyen, onu başkasına da öğretmeyen kimseyi Peygamberimiz (sav) düz ve kaypak bir kayaya benzetiyor. Üzerine yağan yağmuru emmediği ve üstünde de tutmadığı için, ne kendisi yağan yağmurdan yararlanıyor ne de başkalarına yararlı oluyor. “Allah’ın benimle gönderdiği hidayet ve ilim, (farklı yapılardaki) topraklara düşen bol yağmura benzer. Bunlardan bazıları temizdir, suyu alır, bol bitki ve ot yetiştirir. Bazıları çorak (kurak) arazidir, suyu yüzeyinde tutar. Bu sudan insanlar yararlanır; hem kendileri içerler hem de hayvanlarını-tarlalarını- sularlar ve ziraat yaparlar. Diğer bir toprak çeşidi de vardır ki dümdüzdür. (Ona da yağmur düşer ama) o ne su tutar ne de bitki yetiştirir. Allah’ın dinini inceden inceye kavrayan, Allah’ın beni kendisiyle gönderdiğinden (hidayet ve ilimden) faydalanan, öğrenen ve öğreten kimse ile ( bunları duyduğu vakit kibrinden) başını bile kaldırmayan ve kendisiyle gönderildiğim Allah’ın hidayetini kabul etmeyen kimsenin misali işte böyledir.”

     Âlimin ölümü, telafi edilemeyen bir felakettir. O, batan bir yıldız gibidir. Hz. Peygamber özellikle İslâmi ilimlerin kaybolmaması için oldukça duyarlı davranılması gerektiği konusunda ümmetini asırlar öncesinden uyararak şöyle buyurmuştur: “Kuşkusuz Allah, ilmi kullarının arasından çekip alıp yok etmez. Bilakis âlimlerin ölümü ile onu alır ve sonunda hiç âlim bırakmaz. İnsanlar da cahil kimseleri âlim sanarak ilimde önder edinirler. Bu cahillere bir takım sorular sorulur, onlar da bu sorulara bilgisizce fetva verirler. Böylece hem kendileri sapar, hem de insanları saptırırlar.”

İlmin ahirette faydası

Evet,  ilim adamları yaşadığı sürece çevresini aydınlatarak Allah'ın rızasını kazanacağı gibi, yetiştirdiği öğrenciler ve bıraktığı yazılı eserlerle öldükten sonra da amel defterinin kapanmamasını sağlayacaktır. Hz. peygamber şöyle buyurmuştur: “İnsan ölünce üç şey dışında ameli kesilir: Sadaka-i cariye (faydası kesintisiz sürüp giden sadaka), kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine dua eden hayırlı evlat.”

İlim, yalnızca sahibine değil, başka insanlara, hatta diğer canlılara da fayda verir. Örneğin, İslâm’ı başkalarına anlatacak kişilerde bulunması gereken niteliklerden biri de ilim sahibi olmasıdır. Aksi halde İslâm’a fayda yerine zarar verilir. Hz. Peygamber’in Hayber savaşında Hz. Ali’ye hitaben söylediği söz oldukça önemlidir: “Acele etmeden, gayet sakin bir şekilde onların yanına var, kendilerini İslâm’a davet et, uymaları gereken ilâhî yükümlülükleri kendilerine haber ver. Allah’a yemin ederim ki, senin vasıtanla Allah’ın bir tek kişiye hidayet vermesi, senin için kırmızı develere sahip olmaktan daha hayırlıdır.

Hz. Ali iyi bir savaşçı olduğu kadar ashabın ilmi olarak en iyi olanlarından biriydi. Konuyla ilgili diğer bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır: “İnsanları doğru yola çağıran kimseye, kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez. Başkalarını sapıklığa çağıran kimseye de, kendisine uyanların günahı gibi günah verilir. Ona uyanların günahlarından da hiçbir şey eksilmez.”

İlim sahibi olup bunu başkalarına öğretmekten daha büyük hayır olur mu? Hz. Peygamber kendi sözlerini ezberleyip başkalarına ulaştıran kimselerle ilgili olarak şu müjdeyi veriyor: “Allah bizden herhangi bir şeyi işiten ve işittiği gibi de tebliğ edip başkalarına aktaran kişinin yüzünü Allah ak etsin. Çünkü tebliğ edilen kişi benden işiterek tebliğ edenden daha anlayışlı ve kavrayışlı olabilir.

İlim, insanlara ve diğer varlıklara yararlı olmak için öğrenilir. Bu itibarla, öğrenilen ilmin gizlenmesi, insanların faydasına kullanılmaması çok yanlıştır. Hz. Peygamber ilmi gizlemenin vebalinin oldukça ağır olduğunu haber vermiştir: “Her kime öğrendiği dini ilim sorulursa o da çeşitli sebeplerden dolayı o bilgisini gizlerse kıyamet günü o kimseye ateşten bir gem vurulacaktır.

     İlim adamlarının irşat ve dini tebliğ görevini yapabilmesi için, en zor dönemde bile savaşa gitmeyebileceklerini dile getiren şu ayet-i kerime ilim adamlarının kıymetini, toplum içindeki etkisini ve değerini en güzel şekilde dile getirmiştir: “Müminlerin hepsinin topyekûn savaşa çıkmaları icap etmez. İçlerinden bir grup gitsin, bir kısmı da dini bilgileri iyice öğrenmeleri ve kavimleri savaştan dönüp kendilerine geldikleri zaman, onları Allah’ın ayetlerinden haberdar etmeleri için gitmeyip kalmalıdırlar.”

     İlim öğrenmede asıl gaye Allah rızası olmalı, dünya çıkarları için veya insanlara gösteriş için ilim öğrenilmemelidir.Kim kendisinde sadece Allah’ın rızası aranan bir ilmi sadece dünyalığa sahip olmak için öğrenirse, o kimse kıyamet gününde cennetin kokusunu bile duyamaz.”

     Ebu Hureyre (ra) den şöyle rivayet olundu.

“İlim öğrenip, ilmi öğreten ve Kur’an okuyan kimse kıyamet gününde huzura getirilir. Allah (cc) dünyada ona vermiş olduğu nimetleri o kişiye hatırlatarak ona:

-“Bu nimetlerimin karşılığında ne amel yaptın?” Diye sorulur.

-“İlim öğrendim, başkalarına da öğrettim, rızan için de Kur’an okudum”der. Allah(cc):

-“Yalan söyledin. Sen âlim denilmesi için ilim tahsil ettin. Bu adam güzel kur’an okuyor desinler diye Kur’an okudun. Nitekim senin için öyle de söylendi. Böylelikle dünyada karşılığını almış oldun.” Buyurur. Daha sonra emredilir. Yüzükoyun sürüklenerek cehennem ateşine atılır.

     Yüce rabbim bizleri böylesi kötü bir akıbetten muhafaza eylesin. Bizleri ilmiyle amil olan kullarından eylesin.

    

YORUM EKLE